30 Ağustos 2014

RKBT 1. GÜN- KÖR FAHİŞE BIÇAĞI- ÖN OKUMA VE ÇEKİLİŞ







Merhabalar :) Renkli Kalemler Blog Tur olarak bu sefer, Mendirek Yayınları'ndan çıkan Bir Melek Teyze Polisiyesi serisinin kitaplarını inceledik.

Kitapları merak edenler için, bugün sizlere Bir Melek Teyze Polisiyesi-1/ Kör Fahişe Bıçağı kitabımızın ön okumasını paylaşacağım.

Kitap hakkında yorumum ilerleyen günlerde yer alacak, keyifli okumalar dilerim :)
KOĞUŞ KALK!Sabahın köründe Melek Teyzenin gözleri şak diye
açılıverdi. Sanki rüyasında bir şeytandan tokat yemiş gibi
pörtlemişlerdi. Tavanda asılı duran eski bir dostuna çok
önemli bir şey söylüyormuşçasına, “Katil bakkal olmalı,
evet, konservelerin arkasında,” dedikten sonra, bir anda
yine derin uykunun sakin havuzuna atlayıverdi.
Akşam uyumadan önce polisiye okumuş olmalıydı...
Tekrar gözlerini açması tam yedi kez dışarı fırlayarak
ötüp hemen geriye kaçan guguklu saatin şapşal kuşu
yüzünden oldu. Yatağında doğrulmak için davrandı ama
bu çabası, ekşiyen ve kırış kırış olan sert yüzünden anlaşılacağı
üzere, epeyce canını acıtmıştı. Ters dönmüş bir kaplumbağa
gibi debelenirken “Allah bu romatizmanın cezasını
versin!” diye söylendi. “Ay ay, annem hep yaşlanma
derdi, bak sözünü dinlemedim nooldu...” Söylediği şeylere
kendisi de gülerek ve kazık gibi olmuş eklemlerini çatırdatarak
doğrulup tüylü terliklerini ayağına geçirdi. Sırtına
bir yelek atarak hipnotize olmuş gibi mutfağa ilerledi.
6
Çayı koyduktan sonra sıra her sabah olduğu gibi oğullarını
ve ölen kocasının yaşlı babası Namık Beyi uyandırmaya
gelmişti. Ancak mutfaktan çıkamadan sabah mahmurluğunun
suratına yüklediği nemrut ifadeyle Tuğrul çapaklı
gözlerini ovarak içeri dalınca ufak çaplı bir çarpışma tehlikesi
atlatıldı. Melek Teyze buruşmuş yanaklarını şişirerek
bağırdı oğluna.
“A benim salak oğlum, dikkat etsene. Ahıra mı giriyosun!?
Mutfak burası mutfak.”
Beyoğlu Emniyet Amirliği’nde idari büroda; gün
boyu vizite kâğıtlarıyla, dosyalarla uğraşarak Nirvana’ya
ulaşmasına az bir süre kalan hödük Tuğrul, annesini pek
takmadan boğuk sesiyle “Kahvaltı hazır mı anne?” diye
sordu.
“Eşşek kadar olmuş herif, hâlâ kahvaltı hazır mı
anne!” dedi Melek Teyze oğlunun sesini taklit ederek “El
âlemin oğlu annesini Hawai’ye yolluyor, bizim hödük, kahvaltı
hazır mı anne, başka şey yok.” Avucunu açıp oğlunun
burnuna uzatarak ilave etti: “Elinin körü hazır. Al ye.”
“Hadi anne yaa, işe geç kalcam, alla allaaa!”
“İşe geç kalcakmış, kalmasan noolur, seninle göreve
başlayanların hepsi amir oldu, zaten geç kaldın kalacağın
kadar!”
“Anne yaa!”
“Şimdi bi yumurta yaparım, git yüzünü yıka, öyle
yüğümsüz yüğümsüz dolaşma gergedan suratınla. Baban
da böyle meymenetsizdi. Şimdi öbür tarafta kimlere surat
yapıyo kim bilir. Zavallı şeytanlar, onun için özel karar çıkartmaya
kalkışmadılarsa ben de bir şey bilmiyorum. Yakında
döner gelir.”
7
Tuğrul annesinin makineli tüfek gibi sıraladığı sözcükleri
izlemekten yerinden ayrılamıyor, mutfağın kapısında
mal gibi dikilmeye devam ediyordu. Üstelik sadece
o değildi dikilen, şeyi de sabah ereksiyonuyla şişmiş,
pijamasının içinde beni işet babacım diye bağırmaktaydı.
Melek Teyze bankodan tahta bir kaşık alıp çaat diye geçirdi
oğlunun iki bacağının arasına. Tuğrul iki büklüm olup
alttan üstten nefes salarak ve oiğyh diye bir ses çıkararak
geriledi.
“Aman be anne yaa!” diye bağırdı sonra.
“Sus edepsiz, karşıma geçmiş, sabah sabah, tövbe
tövbe! İnsan bir utanır.”
Bıyıklarının altından titrek homurtular salarak dönüp
banyonun yolunu tuttu Tuğrul.
“Amirinin de karşısına çıkıyor musun böyle salak!
Aah ah, ne günahım vardı da böyle çocuklarım oldu. Ben
dişimi tırnağıma takayım, bunlar için saçımı süpürge edeyim,
kahvaltı hazır mı anne! Şapşal. Kerhanede dolaşıyormuş
gibi karşıma çıkmış, kahvaltı hazır mı anne!”
Anlaşılan bugün pek bir sinirliydi Melek Teyze. Biricik
oğlu Oğul’u ve Namık Beyi uyandırmak için içteki odaya
yürürken kime nasıl saydıracağını bilemez gibiydi. Belki
de bugünkü altın günüydü onun tepesini attıran. Ne de
olsa mahalledeki en büyük düşmanı Hayriye’ye gidilecekti
öğlen. Ama o bu tip gerilimlerin altından kolaylıkla kalkabilecek
soğukkanlı bir yapıya sahip değil miydi canım?
Kapıyı açıp Namık Dedeyle Oğul’un uyuduğu, oksijen
maskesi olmadan iki dakika içinde bayılma garantisi
bulunan odaya girdi. Asayiş Büro Amiri Cevahir suçluları
8
burada sorgulasa beş dakikada bülbül gibi her şeyi şakırlardı.
“Öff, sanki büyükbaş hayvan besliyoruz evde. Şükür
komşular şikâyet etmiyor.”
Böyle deyip, yastığa gömdüğü yüzünün arkasında
takoz kafası şekilsizce havaya uzanan oğlu Oğul’un yanına
seyirtti. Muhakkak oksijen depolamıştı çocuk yastığın içine,
yoksa boğulup gitmemesi imkânsızdı. Annesi kafasını
okşayıp “Hadi oğlum, kalk canım, kış geçti Oğul’um, hadi
kalk, sabah oldu,” deyince o da “Eeöğf, haai bee,” diye bir
ses çıkarıp biraz yana döndü. Göğsünün derin derin şişip
inmesinden rem uykusunun en derin sularında gezindiği
belli oluyordu. Melek Teyzenin başka bir çaresi kalmamıştı.
Ayrıca böyle muziplikleri de pek severdi. Namık
Dedenin yanıbaşındaki sudan takma dişleri çıkarıp azar
azar oğlunun yüzüne dökmeye başladı. Oğul’un gözleri
hafifçe aralandı az sonra. Dünyayı normal insanlardan
yirmi saniye geç algıladığı için bir süre boş boş bakındı.
Akabinde tam burnunun ucunda duran dişleri gördü ve
tombul bir kedi gibi bir metre havaya sıçrayıp neden kaçtığına
bir türlü karar veremeden kapıya koşturdu. Hafif
çekik, mongol yüzünden fırlayan ulumalar Namık Dedeyi
de yerinden hoplatmış, kahvede imam efendinin ballandıra
ballandıra anlattığı Hendek Savaşı’nda hendeğin
öbür tarafında kaldığını ve kâfirlerin uluya uluya üstüne
hücum ettiğini zannederek kendini yere atmıştı. Bastonunu
gelişigüzel havada döndürüyor, gözlüğünü takmadığı
için kırmızı pörtlek gözleri her karaltıyı bir düşman olarak
algılıyordu. Bu arada Melek Teyze bir oraya bir buraya
9
bakmakta, hangi sahneye güleceğini şaşırmaktaydı. Oğul
koridora fırlamış böğürerek koşarken birden evin içinde
bir silah patladı.
Paat!
“Ayol nooluyo?” diye bağıran Melek Teyze kendini
hemen odanın dışına atıp manzaraya baktı. Oğul yere yatmış
tir tir titremekteydi. Tuğrul tabancasıyla ve deli gözleriyle
odasından dışarı çıkıp Oğul’a baktı ve “Lan sen miydin
manyak!” dedi sinirli sinirli.
Akabinde de sıkı bir tokat yiyip susuverdi. Melek
Teyze ok gibi oraya fırlayıp buruşmuş suratında kaplansı
bir öfkeyle önüne dikilmiş, ayarsız elini bir çabuk oğlunun
yanağıyla buluşturmuştu. Tuğrul’un siniri de böylece bir
anda sönüvermiş, yanağına oturan ateş utangaç homurtuların
arasında kıpkırmızı parlamıştı.
“Ay şimdi gebericem. Evin içinde ateş ediyor adam!”
Tuğrul bir tokat daha yememek için eliyle yüzünü
koruyarak “Yaa anne, hırsız zannettim ben bu salağı. Anıra
anıra koşturunca şey ettim. Bana ne vuruyon, ona vursana!”
“Sus, senden mi öğrenicem hangi oğluma vuracağımı.
Uyanırken korktu yavrucak, kardeşine anlayışlı davran
demedim mi ben sana? Kalk yavrum sen. Kalk kaplanım,
kalk, bak geçti, yok bir şey.”
Oğul her zamanki gibi, anasının o boğuk, hırıltılı sesini
bir hipnoz kelâmı addederek sakin bir şekilde ayağa
kalktı ve “Annea bea, ben acıktım,” dedi sabahları genelde
üstüne artık yemek dökülmüş paslı bir teneke gibi kokan
ağzından tükürükler saçarak. Tuğrul’un kısılmış gözleri,
annem burada olmasa bu iti nasıl da tokat manyağı yapa10
rım düşüncesini ele veriyordu.
“Koş bakayım, üstünü değiştir, yüzünü de yıka, sonra
mutfağa gel, yumurta yapıyorum size.”
“Çişim de var annea,” dedi Oğul kızarak.
“Aaa, tamam, ne güzel, çişini de yap o zaman,” dedi
Melek Teyze banyoya gitmesini işaret ederek.
“Çok geldi bea,” dedi Oğul. Hâlâ kızgındı.
“Çok yaparsın sen de oğlum.”
“Anne yaa, işe geç kalıyorum. Alla allaaa,” dedi Tuğrul.
“Hey yarabbim!” dedi Melek Teyze, Tuğrul söylenerek
mutfağa ilerlerken.
Namık Dede odanın kapısından önce bastonunu
sonra kafasını uzatıp tedirgin ve düşmanca gözlerle kendilerine
baktı. “Nooluyo be orda?” diye sordu sonra. Hâlâ
gözlüğünü takmamış olduğu için koridordakileri tehditkâr
titrek gölgeler şeklinde algılıyordu.
“Noolcak babacım, bir şey olmuyor. Kahvaltınıza
fare zehiri mi koyayım arsenik mi onu düşünüyorum,”
dedi Melek Teyze.
“Haa, sen miydin Melek,” dedi Namık Dede hâlâ
kuşku içinde ağzını şapırdatarak. “Bir şeyler oldu temin
ya. O deli sıpası mı azdı yine?”
“Rüya görmüşsün babacım, yok bir şey.”
“Peeeh!” deyip sustu ihtiyar. Bir an gözlerini pörtleterek
düşündükten sonra da, sanki özellikle o anı beklemiş
gibi bir anda patlayıverdi. “Dişlerim, dişlerimi bulamadım
Melek. O sıpa benim dişlerimi takmış, suyumu da içmiş.”
“Ben takmadım bea! Yalancı!” diye bağırdı hiç geçinemediği
dedesini o dakikaya kadar kötü gözlerle süzen
11
Oğul.
“Hiç yapar mı öyle şey babacım? Dişlerin odada seni
bekliyor, biraz önce gördüm. Yastığını ısırmışsın, üstünde
kalmış,” dedi Melek Teyze çarpık bir gülüşle.
“Ben ısırmam, manyak mıyım ben yahu, o eşşek sıpası
ısırmıştır,” dedi Namık Dede öfkeyle. Yumuşamaya
niyeti yok gibiydi.
“Yalan söylüyo bea, yalancı, manyaek!” diye
şikâyetini tekrarladı Oğul.
“Hişşt, kesin bakayım, aaa,” dedi Melek Teyze. Sonra
da hemen banyoya girip bir çabuk mutfağa gelmelerini,
yumurtayı soğutmamalarını söyledi. O arkasını dönmüştü
ki, paldır küldür ayak seslerine her zamanki gibi bir sopanın
çat sesi karıştı.
“Dur, terbiyesiz edepsiz, arsıız!” diye titreyerek bağırdı
Namık Dede. Melek Teyze hışımla döndüğünde
Oğul’un telaşla o tarafa yönelen ihtiyarı ittirip bir çabuk
banyoya daldığını gördü.
“Oğuul!” diye bağırdı ama bu kızgın ses banyonun
kapısında dönen anahtarın “çlak”ı karşısında bir çırpıda
anlamsızlaşıvermişti. Oğul’u oradan asla çıkaramazlardı
artık. Bir işiyorsa üç şeyiyle oynadığı için çişi en az beş dakika
sürecek, pek çok sabah vuku bulmasa olmaz bu elem
olay da yine dedenin altına kaçırmasıyla sona erecek ve
zavallı ihtiyar her zamanki gibi hüngür hüngür ağlayıp ev
sakinlerinin yüreklerini burkacaktı. O da nedense biçare
Oğul’un spastik olduğunu, böyle şımarıklıklar yapmasının
önüne geçilemeyeceğini bir türlü anlayamıyordu. Yaşlılık
işte.
12
Tuğrul annesiyle daha fazla uğraşmamak için kahvaltıyı
yine emniyet amirliğine erteleyerek çekip gittiğinde
ve Oğul dedesi altına kaçırmadan tuvaletten çıkma büyüklüğünü
gösterdiğinde, “Deliler evi valla. Hem de zırdelilerin
evi,” dedi Melek Teyze. Sahanı ocaktan alıp masanın
meyveli plastik örtüsünün üstüne yerleştirdi. Bir an annesine
bakıp pür dikkat yine koridora dikti gözünü Oğul.

a Rafflecopter giveaway

2 yorum:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...